İnsanı İnsan Yapan Eğitim:
Cenâb-ı Hak, yerleri ve gökleri insanın hizmetine sunmuştur.54 İnsanı da bu eşya ve kendisi karşısında sorumsuz ve başıboş bırakmamıştır.55 Yani Allâh, hem kâinâta hem de insana ilâhî kanunlarla yön vermiştir. Böylece o, bu imtihan hayatının, tatlı bir hürriyet ve mes’ûliyet dengesi içinde yaşanmasını takdir buyurmuştur. Âyet-i kerîmede bu gerçek şöyle ifâde edilir:
“Allâh göğü yükseltti ve mîzanı (dengeyi) koydu. Sakın dengeyi bozmayın.”
(er-Rahmân, 7-8)
Bu demektir ki insan, kâinâttaki ilâhî âhenk ile bütünleşmelidir. Nasıl ki şu engin kâinât âleminde en ufak bir nizamsızlık olmuyorsa, insanın, Allâh’a olan bağlılık ve yolculuğunda da haktan sapma olmamalıdır. Ârifler, bir ömür, işte bu mîzan içerisinde yaşayabilen kimselerdir. Onlar, iki âlemin de en bahtiyar kullarıdır. Ancak fânî lezzetlere ve gel-geç sevdâlara kapılarak dengesiz yaşayanlar, bu âleme geliş ve gidiş sırrından gâfil kimselerdir. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın kâinâttaki ilâhî nizam ve sanatıyla bütünleşememiş, yüce âhengi kavrayamamışlardır. Çok yazık ki, ömürleri, derin bir gaflet ve aldanış girdabında geçer, âhiretleri ise büyük bir hüsran olur.
Bu meselenin îzahı, insan vâkıâsında (gerçeğinde) gizlidir. Şu bir hakîkattir ki insan, bu dünyaya imtihan için gönderildiğinden hayra da şerre de müsait yaratılmıştır. Çünkü imtihan, ancak doğruya da yanlışa da muktedir olmayı (güç yetirebilmeyi) gerektirir.
Dolayısıyla insan ömrü, iç ve dış âlemde devamlı olarak hayır ve şerrin mücâdelesi ile geçer. Çünkü ikisi de insan yapısında hüküm sürmek ister. Yani içimizde hayrın gücü olduğu kadar şerrin (terbiye olmamış nefsin) de bir gücü vardır. Bu mücâdelede hayrın üstün gelmesi için sadece akıl, idrâk, iz’an ve irâde gibi melekelerimiz kâfî değildir. Şâyet bunlar yeterli olsaydı, Allâh, ilk insan olarak yarattığı Hazret-i Âdem’i peygamberlikle teyid etmezdi. Ona, insanları dünya ve âhiret saâdetine nâil edecek ilâhî hakîkatleri tebliğ buyurmazdı. Ancak Allâh Teâlâ, insanoğlunu her zaman ilâhî vahiyle ve peygamberleriyle Hakk’a yönlendirmiştir. Aklı da gönlü de takviye edici kitaplar göndermiş, kullarını mânevî terbiyete tâbî tutmuştur.
Çünkü akıl, iki ağızlı bir bıçak gibidir; insana terör de yaptırır, sâlih ameller de işletir. İnsan, “ahsen-i takvîm”e yani kulun varabileceği en yüksek seviyeye aklın yardımı ile ulaşır. Fakat çoğu kez “bel hüm edall”e, yani idrâk bakımından hayvandan da aşağı bir seviyeye de yine akıl yüzünden düşer. O hâlde aklın, disiplin altına alınması gerekir. O disiplin de vahiy terbiyesidir, peygamberlerin irşâdıdır. Eğer akıl, vahyin kontrolünde ise, insanı selâmete götürür. Fakat, vahyin kılavuzluğundan mahrum bırakılırsa, acıklı bir âkıbete sebebiyet verebilir.
Tarihte pek çok zâlim vardır ki aklın zirvesindedir. Fakat nice haksızlıklar ve katliamlar yapmışlardır da en ufak bir vicdan azâbı bile duymamışlardır. Çünkü yaptıkları zulümler onlara göre en akıllıca hareketlerdir. Meselâ Hülâgu, Bağdat’a girip Dicle’nin sularında 400 bin mâsum insanı boğdu, ancak hiçbir vicdân azâbı duymadı. Yine İslâm’dan önce Mekke devrinde babalar, anne yüreklerini çıldırtan sessiz feryadlar arasında kız çocuklarını diri diri gömmeye götürürlerdi. Bir köleyi veya bir odunu kesmek onların akıl ölçülerine göre aynı şeydi. Hattâ bunu çok normal ve meşrû hakları olarak görürlerdi.
O insanlarda da bizim gibi akıl ve his vardı. Fakat tersine çalışan bir çarkın dişlileri gibiydi. Beklenenin aksine faâliyet göstermekteydi.
Bütün bunlar gösteriyor ki insanoğlu, yaratılışından gelen olumlu ve olumsuz temâyül ve istekler bakımından irşâda, eğitime ve yönlendirilmeye muhtaç bir varlıktır. Ancak bu yönlendirmenin de yaratılışa uygun olması şarttır. Bu da vahiy terbiyesi, yani peygamberlerin tebliğ ve irşâdı ile mümkündür. Aksi hâlde yani yaratılışımıza uygun olmayan şekillerde bir yönlendirme olursa, bu, tamamen şer ve kötülük sebebi olur.
İnsanın yapısında hangi özellik hâkim olursa, zıddı olan özelliği yok edici bir rol üstlenir. Eğer hayır üstünse, şerri tesirsiz hâle getirir. Şer üstünse hayrı boğmaya çalışır. Böylece insanın iç mücadelesi bir ömür sürüp gider. İşte bu sebeple Cenâb-ı Hak, peygamberleri ve velileri birer hidâyet ve eğitim rehberi olarak insanlığa ayrıca lutfetmiştir. Ancak o mâhir, feyizli ve bereketli mübârek ellerde eğitilen insanlar, yapılarındaki güzellikleri inkişaf ettirebilmişlerdir. Kış gibi donuk özellikleri bahar gibi gülistana dönüşmüştür. Öyle ki kız çocuklarını diri diri toprağa gömen yarı vahşî câhiliye insanları, Peygamber Efendimiz’in irşâdı sayesinde beşeriyetin en kıymetli şahsiyetleri olmuşlardır.
Zaten insanlar, peygamberlerin irşâdına uydukları takdirde Allâh’ın râzı olduğu bir kul olur ve medhe şâyân hâle gelirler. Yoksa nefis ve ruh mücadelesinde ilâhî imtihanı kaybedenler, aşağıların en aşağısı bir seviyeye düşerler. Nitekim dünya hayatı da, insanoğlunun, işte bu iki hedeften hangisini gerçekleştireceğini tespit için var edilmiştir. İnsan, içindeki müsbet veya menfî temâyülleri kendi irâdesiyle bu ikisinden birine yönlendirecektir. Bu yöneliş de, nefisle ruh mücâdelesinin netîcesine göre gerçekleşecektir. Ancak bu gerçekleşirken de insanlar pek çok tesir altında kalırlar. İnsan, gül bahçesi içinde ise güzel kokulara bürünür. Tersi yerlerde ise kötü kokulara bulaşır. Çevresinin yansımaları mutlaka üzerinde görülür. İşte bu yüzden varlıklar arasında irşâd, terbiye ve tezkiyeye en çok muhtaç olanlar, insanlardır.
İnsanın şu fânî hayatını ziyân ederek sefâlete düşmesi, zâhirinde ve bâtınında yaşadığı, içinden çıkılması çetin tenâkuzlardan (çelişkilerden) ileri gelir. Aslında bu tenâkuzlar, insanda, Allâh’a yaklaştıran en üstün fazîletler ile onu yaratılış maksadından uzaklaştıran en düşük hayvânî rezilliklerin bir arada bulunmasından kaynaklanır.
Bu îtibarla terbiye olmamış ve gönül âlemleri huzûra kavuşmamış insanların iç dünyaları, sanki birçok hayvanın barındığı bir ormana benzer. Mizaçlarına göre her birinde âdeta bir hayvanın karakteri gizlidir. Kimi tilki gibi kurnaz, kimi sırtlan gibi yırtıcı, kimi karınca gibi muhteris bir biriktirici, kimi de yılan gibi zehirleyicidir. Kimi okşayarak ısırır, kimi sülük gibi kan emer, kimi önden güler arkadan kuyu kazar. Bunların her biri ayrı ayrı hayvanlarda bulunan karakterlerdir.
Kendini mânevî bir terbiye ile nefsinin sultasından kurtaramamış, dolayısıyla sağlam bir karakter inşâ edememiş insan, böyle sefih huyların çemberi içindedir. Kiminde bir hayvanın, kiminde ise birkaç hayvanın karakteri hâkimdir. Üstelik, sîretleri sûretlerine de aksettiğinden, o karakterleri sezmek, ehli için zor değildir. Zaten onların davranışları, iç dünyalarını aksettiren ve aslâ yalan söylemeyen aynalar gibidir.
Yirmi milyon insanın kellesi üzerine kurulmuş bir sistem olan komünizm, vahşî bir kalbî yapının yansıması değil midir? Bir Firavun için binlerce insanın diri diri mezarı olan piramitler, aslında acımasız bir zulüm âbidesi değil midirler? Bunlar, nice gâfiller için, akıl plânında hâlâ hayranlık uyandıran tarihî unsurlar olarak görünüyor. Fakat hak ve hakîkat nazarıyla değerlendirildiğinde, bunlar en hunhar sırtlanları bile şaşırtacak ve ürkütecek bir vahşet tablosu ortaya çıkarmıyor mu?
Bütün bunlar da gösteriyor ki, bir topluma kurbağa karakterli kimseler hâkim olursa, ortalık bataklığa döner. Yılan ve çıyan ruhlu insanlar hâkim olursa, bütün bir millet zehirlenir, terör ve anarşi başlar. Lâkin gül tabiatli kimseler hâkim olduğunda ise, bütün memleket gülistân olur; insanlar gerçek huzur ve saâdete kavuşur.
İşte bu sebeple vahiy terbiyesi şarttır. Öyle ki bu terbiyeden uzak kimseler, şayet böyle vahşet tabloları sergilemese ve birtakım doğru ve güzel davranışlar gösterseler bile her an o vahşeti işleme vasfına sahiptirler. Çünkü ilâhî terbiye dışında kazanılan güzelliklerin hepsi geçicidir. Bilhassa zor anlarda ve nefsî arzuların taşkınlıkları esnasında yüce terbiyeden mahrum insanlardaki her türlü hamlık ve kötü temâyül, gün yüzüne çıkıverir. Zîrâ terbiye olmamış nefis, tıpkı fareye düşkün bir kediye benzer. O kedi ki, kendisine verilen mükellef yemekleri yerken bir fare görse hemen önündeki güzelim lezzetleri terk eder. Fırlayıp farenin peşine düşer. İşte insan da ilâhî ölçülerle terbiye edilmediği takdirde, gönül, sayısız güzelliklere râm olsa dahî, nefis kedisi, rastladığı bir farenin peşinde o gönlü koşturur durur ve insanı helâk eder. Firavun ve Nemrut’un hayatlarına bakıldığında hep küçücük bir fare hükmündeki hevesler uğruna haksız yere nice katliamlar yaptıkları görülecektir.
Oysa ilâhî terbiye, bırakın insanları haksız yere öldürmeyi, en ufak bir kul hakkına karşı bile titrek bir mum gibi olmayı emreder. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yeşil bir dalı bile kesmekten imtina etmiştir. Mekke fethine giderken, yavrusunu emziren bir köpeği ürkütmemek için ordusunu yolun karşı tarafından geçirmiştir. Yine Peygamber Efendimiz, yakılan bir karınca yuvası karşısında dehşete gelerek: “Bu karınca yuvasını kim yakabilir!” diye teessürünü ifâde etmiştir. İşte bu ruhla yoğrulan Osmanlı, Hazret-i Peygamber’den aldığı merhamet mayası ile hem insanlara hizmette hem de mahlûkata şefkatte zirveye ulaşan nice vakıflar kurmuşlardır. Hayvanların sıhhatlerini bile düşünen vakıflar teşkil ettirmişlerdir. Bu şefkatin bir tezahürüdür ki, o devirlerde ülkemize seyahate gelen yabancılar, hâtıralarında müslüman mahallelerde bulunan kedi ve köpeklerin insanların etrafında döndüklerini, diğer mahallelerde ise insan görünce hızla kaçtıklarını anlatırlar.
Bunlar hep insanın nasıl terbiye edildiğinin veya edilmediğinin tezahürleridir. Kan döküp kan içen ve kanla toprağı sulayan da insandır, muhtaca kan verip gül uzatan da insandır.
Ne hikmettir ki bu dünya âleminde, müsbet ve menfî zıt karakter sahibi insanlar bir arada yaşarlar. Bir misâl ile îzâh etmek gerekirse bu hâl, kaba ve huysuz hayvanların ahırına hapsedilen zarif bir ceylanın mecbûren katlandığı ıztırâba benzer. Bâzen pinti biri, cömert bir insanla; ahmak, âlimle; merhametli, zâlimle yanyana yaşar. Pinti; merhametsizdir, korkaktır, hizmetten uzaktır. Buna mukâbil cömert ise, merhametlidir, mütevâzîdir, hizmet ehlidir. Ahmak, âlimi anlamaz; zâlim, adâletli olduğunu zanneder ve dâimâ etrâfındakilere karşı güç kullanır. Yani, melek rûhlarla sırtlanlar, dünya hayatında bir arada yaşarlar. Biri Hakk’ı tanıma, O’na kul olup O’nu bulma yolunda iken, diğeri aşağı mahlûkların huyları içerisinde yaşamayı saâdet zanneder ki bunların hayatı; yemek, şehvet, makam ve benzeri ihtiraslardan ibârettir.
Aslında birbirlerine zıt karakterlerin barındığı bir dünyada yaşamak, pek çetin bir imtihandır. Fakat insanoğlu bu imtihânı aşmaya mecburdur. Zîrâ dünya imtihânını geçerek ilâhî vuslata nâil olmak, insanın aslî gâyesidir. Bunun için de onun, kötü sıfatlardan sıyrılıp övülen vasıflara sahip olması, yani insanlık şeref ve haysiyeti ile yaşaması gerekir.
Rûhu îtibârıyla semâvî olan insanoğlu, bedeni îtibârıyla topraktan yaratılmıştır. Dolayısıyla rûhu Allâh’a dönerken bedeni de toprağa dönecektir. İnsan, bedeni îtibârıyla diğer mahlûkattaki vasıfları taşır. Bu yüzden de onun, kendini mânevî bir terbiye ve tezkiyeye tâbî kılarak nefsini kontrol altına alması ve rûhunu besleyip kuvvetlendirmesi zarûrîdir. Aksi hâlde dıştan İblîs ve içten de nefsin azgınlıklarına mağlûp olmaktan kurtulamaz. O zaman da rûhun gücü zaafa uğrar. Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Nefse ve onu yaratılış maksadına uygun olarak şekillendirip fücûr ve takvâsını (iyilik ve kötülüklerini) ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran (maddî ve mânevî kirlerden temizleyen) mutlaka
kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de elbette hüsrâna uğramıştır.” (eş-Şems, 7-10)
Bu âyet-i kerîmede bildirilen, insanın iç âlemindeki fücur ve takvâyı Hazret-i Mevlânâ şu teşbîh ile îzâh eder:
“Ey Hak yolcusu! Gerçeği öğrenmek istiyorsan; Mûsâ da, Firavun da ölmediler; bugün senin içinde yaşıyorlar, senin varlığına gizlenmişler, senin gönlünde savaşlarına devam ediyorlar! Bu sebeple birbirine düşman olan bu iki kişiyi kendinde araman gerekir!”
Yine Hazret-i Mevlânâ şöyle buyurur:
“Teni aşırı besleyip geliştirmeye bakma! Çünkü o, sonunda toprağa verilecek bir kurbandır. Sen, asıl gönlünü beslemeye bak! Yücelere gidecek ve şereflenecek olan odur.”
“Bedenine yağlı ballı şeyleri az ver. Çünkü onu gereğinden fazla besleyen kimse, sonunda nefsânî arzulara düşüyor ve rezîl olup gidiyor.”
“Rûha mânevî gıdâlar ver. Olgun düşünüş, ince anlayış ve rûhî gıdâlar sun da, gideceği yere güçlü, kuvvetli gitsin.”
Terbiye olmamış bir nefsin misâli, kökleri çürük bir ağaca benzer. Onun çürüklüğünün alâmetleri; dal, yaprak ve meyvelerinde zâhir olur. Kalbde de bir hastalık varsa, bedenin hareketlerinde ortaya çıkar ve zararı görülür. Bunlar, tedâvîsi zarûrî olan kin, hased, kibir gibi nefsânî vasıflardır. Bu menfî sıfatların ıslâhı ise, evvelâ Allâh’ın arzu ettiği ve gösterdiği istikâmete girmekle mümkün olur.
İnsanın, şahsiyetini, Allâh Teâlâ’nın rızâsına uygun bir şekilde inşâ edebilmesi husûsunda en esaslı iki temâyülü ise, “örnek alma” ve “taklit”tir.
