Allâh Rasûlü’nün Affediciliği
Cenâb-ı Hak affetmeyi sever. Kul, hatâlarına karşı yürekten pişmanlık ve ıztırap duyarak tevbe ederse, Cenâb-ı Allâh, onun tevbesini kabul edeceğini taahhüd eder. Kendisi çok affedici olduğu için kullarının da affedici olmasını ister.
Affın şartı pişmanlık, Allâh’ın emirlerine itâat etmek ve haramlardan kaçınmaktır. Affın en güzel misâlleri, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in hayâtındadır. Uhud Harbi’nde amcası Hazret-i Hamza’nın ciğerini hırsından dişleyen Hind’i, Mekke’nin fethi günü kelime-i tevhîdin şânı hürmetine affetmiştir.
Hebbâr bin Esved İslâm düşmanlarının önde gelenlerinden idi. Mekke’den Medîne’ye devenin üzerinde hicret eden Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in kızı Zeyneb -radıyallâhu anhâ-’yı mızrağıyla vurarak deveden aşağı itmişti. Hazret-i Zeyneb hâmile olduğundan çocuğunu düşürmüş, ağır bir şekilde yaralanarak kanlar içinde kalmıştı. Bu yara daha sonra vefâtına sebep olmuştu. Hebbâr, bunun gibi daha birçok suç işlemişti. Mekke’nin fethinden sonra kaçtı ve ele geçirilemedi. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medîne’de ashâbıyla oturduğu bir esnâda huzûr-i saâdete gelerek müslüman olduğunu bildirdi. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu da affetti. Hattâ ona hakâret edilmesini ve târizde bulunulmasını bile yasakladı. (Vâkıdî, II, 857-858)
Ebû Cehil’in oğlu İkrime, sayılı İslâm düşmanlarındandı. Mekke’nin fethinden sonra Yemen’e kaçmıştı. Karısı, müslüman olarak onu Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına getirdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- İkrime’yi memnûniyetle karşılayarak:
“Ey göçmen süvârî, hoş geldin!” buyurdu ve müslümanlara karşı yaptığı zulmü yüzüne vurmayıp affetti. (Tirmizî, İsti’zân, 34/2735)
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sık sık:
“Allâh’ım, ümmetimi affet, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye duâ ederdi. (İbn-i Mâce, Menâsik, 56; Ahmed, IV, 14)
Yemâme’nin lîderi Sümâme bin Üsâl müslüman olunca, Mekke müşrikleriyle olan ticârî ilişkisini kesmişti. Hâlbuki Kureyş her türlü erzak ve ihtiyaçlarını hep Yemâme’den alırlardı. Açlık ve kıtlığa düşen Mekkeliler şaşkınlık içinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e mürâcaat ettiler. Allâh Rasûlü Sümâme’ye mektup yazarak ticâretine devâm etmesini söyledi.26
Hâlbuki o müşrikler, üç yıl boyunca müslümanları açlık içinde kıvrandırarak azâb etmişlerdi. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları bile affetti.
Daha da ötesi Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına altın, arpa ve hurma çekirdeği göndererek yardımda bulundu. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı ve:
“–Allâh, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti. (Ya’kûbî, II, 56)
Böylesine büyük fazîletler karşısında gönülleri yumuşayan Mekke halkı bir müddet sonra tamamen müslüman oldu.
Hudeybiye’de, baskın yaparak Allâh Rasûlü’nü öldürmek isteyen bir birlik gelmiş ve hepsi de yakalanmıştı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bunları da bağışladı. (Müslim, Cihâd, 132, 133)
Hayber’in fethinden sonra bir kadın Allâh Rasûlü’nün yemeğine zehir koymuştu. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- eti ağzına aldığında zehirli olduğunu farketti. Yahûdî kadın yemeğe zehir koyduğunu îtirâf ettiği hâlde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- o kadını affetti. (Buhârî, Tıbb, 55; Müslim, Selâm, 43)
Allâh Rasûlü kendisine sihir yaparak hastalanıp ıztırap çekmesine sebep olan münâfık yahûdi Lebid’i ve onu bu işe teşvik eden kimseleri vahiy yoluyla öğrenmişti. Lâkin Lebid’in bu cürmünü hiçbir zaman anmadı ve başına da kakmadı. Hayâtına kastetmiş bulunan Lebid’i ve onun mensûb olduğu Benî Zurayk yahûdîlerinden hiç kimseyi de öldürtmedi.27
Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de:
“(Ey Rasûlüm!) Sen af yolunu tut; bağışla; uygun olanı emret; câhillere aldırış etme!” (el-A’râf, 199) buyruluyordu.
