İÇİNDEKİLER
ARAMA:

LÜGATÇE

-A-

âbâd: Mâmur, şen, bayındır.
âbid: İbâdet eden, zâhid.
acz, acziyet: 1. Gücü yetmeme hâli, güçsüzlük, iktidarsızlık. 2. Beceriksizlik.
âfâk: 1. Ufuklar. 2. Görüş ve dönüş sınırları. 3. Dış âlem.
ağniyâ-i şâkirîn: Allâh’a şükreden ve servetini rızâ-yı ilâhî’ye göre sarf eden zenginler.
âhenk: Uygunluk, uyum, düzen.
ahvâl (hâl’in çoğulu): 1. Hâller. 2. Oluşlar, durum, vaziyet. 3. Tasavvufta Allâh vergisi olan mânevî hâller.
akrabiyet: Daha yakın olma, iyice yakın olma hâli, Allâh’a yakınlık makâmı.
a’lâ-yı illiyyîn: Cennet tabakalarının en yükseği, en üst makamı.
aleyhimesselâm: Allâh’ın selâmı o ikisinin üzerine olsun.
aleyhissalâtü vesselâm: Allâh’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun!
aleyhisselâm: Allâh’ın selâmı onun üzerine olsun.
âlî: Yüksek, yüce, büyük, ulu.
âlicenap: 1. Cömert. 2. Şerefli, haysiyetli kimse.
âmâde: Hazır, hazırlanmış, emir bekleyen, emre hazır, müheyyâ.

-B-

basîret: 1. Kalb ile görme, doğru ve ölçülü görüş, uyanıklık. 2. Sezgi, uzağı görme. 3. Firâset, kavrayış.
bediî: 1. Güzel. 2. Güzellik.
belâğat: Edebiyat kâideleri ilmi. Söz ve yazıda düzgün, sanatlı ve tesirli ifâde.
beliğ: 1. Fasih, düzgün söz söyleme. 2. Fasih, düzgün.
bende: 1. Kul, köle, bağlı. 2. İntisâb eden, taraftar.
bîçâre: 1. Çâresiz, zayıf. 2. Güçsüz, kuvvetsiz, mecalsiz, dermansız. 3. Zebûn, zavallı, düşkün.

-C-

Ceddü’l-Haseneyn: Hasan ve Hüseyin -radıyallâhu anhümâ-’nın mübârek dedeleri.
cemâl-i bâ-kemâl: 1. Kemâl sâhibi bir güzellik. 2. Cemâl-i İlâhî. 3. Cenâb-ı Hakk’ın lu-tuf, ihsân, kerem gibi rahmet tecellîleri.
Cemâl-i ilâhî, Cemâlullâh: Hak Teâlâ’nın sonsuz güzelliği.
cemâlî sıfat: Allâh Teâlâ’nın lutuf, ihsan ve merhametine delâlet eden vasıfları.
cemâlî: 1. Allâh’ın cemâl sıfatlarına âit. 2. Mizaç itibâriyle cemâl sâhibi, güzel, lutufkâr, merhametli.
cemetmek: Toplamak, yığmak.
cismâniyet: Cisimle ilgili olma, maddiyet.

-E-

ebedî: Sonsuz, dâimî.
el-Emîn: 1. Korkusuz kimse. 2. İnanan, güvenen. 3. İnanılan, güvenilir. 4. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ve Cebrâil -aleyhisselâm-’ın sıfatı.
enbiyâ: Nebîler, peygamberler.
esfel-i sâfilîn: Aşağıların en aşağısı, cehennem.

-F-

Fahr-i Kâinât: Varlıkların iftihâr kaynağı; Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sel-lem- Efendimiz.
fâik: Fevkinde bulunan, üstün olan.
Fârik (fârika): Fark eden, ayıran.
ferah-nâk: Sevinçli, ferahlı.
fıtrat: Yaratılış, tabiat.
fıtrî: Yaratılıştan olan, tabiî, doğuştan; cibillî.
fütühât: Fetihler, zaferler.

-H-

haşr: Ölülerin kıyâmette diriltilerek hesap için mahşerde toplanması.
hayâ: Utanma, sıkılma duygusu. Allâh korkusu ve sevgisi sebebiyle kötü, ahlâk dışı ve günah olan şeylerden kaçınma.
hezîmet: Büyük mağlûbiyet, bozgun, bozgunluk.
husûl: Meydana gelme, olma, peydâ olma, ortaya çıkma.
huşû: 1. Allâh’a karşı korku ve sevgi ile boyun eğme; bu duygu ile meydana gelen hâl. 2. Alçak gönüllülük, aşağıdan alma, tevâzu.

-İ-

idrâk: 1. Akıl erdirme, anlama, kavrama kabiliyeti. 2. Ulaşma, erişme, varma, yetişme.
iftihar: 1. Fahretme, övünme. 2. Şan, şeref.
ikbâl: 1. Baht, tâlih. 2. Birine doğru dönme, gelme. 3. İşlerin yolunda gitmesi. 4. Arzu, is-tek.
imdâd: Yardım, muâvenet.
imtisâl: 1. Gerekeni yapma, bir örneğe göre hareket etme. 2. Alınan emre boyun eğme.
in’ikâs: Akislenme, yansıma.
intikâl: 1. Bir yerden başka bir yere geçme, yer değiştirme. 2. Mîras olarak kalma. 3. Geçme, sirâyet etme.
irâde: Bir şeyi yapmak veya yapmamak husûsunda karar verebilme ve bu kararı yürütebilme kudreti.
irşâd: 1. Hak yolu, doğru yolu gösterme, uyarma. 2. Tasavvufta, mürşidin Allâh yolunu göstermesi.
istîdâd: 1. Kâbiliyet, bir şeyin kabûlüne, kazanılmasına olan tabiî meyil. 2. Akıllılık. 3. Anlayışlılık.
istiğnâ: 1. Aza kanaat etme, tok gözlü olma. 2. İhtiyaçsızlık.
iştihâ: 1. Meyil, istek, arzu. 2. İştah, yemek yeme isteği.
iz’âç: Tâciz etme, can sıkma, bunaltma, tedirgin etme.
iz’ân: 1. Anlayış, kavrayış, akıl. 2. İtaat, söz dinleme, boyun eğme. 3. Terbiye, edeb.

-K-

kâ’bına varamamak: Derece ve üstünlüğüne erişememek, fazîlette topuğuna dahî erişememek.
karakter: 1. Bir kişi ya da topluluğun ayırıcı mânevî vasıflarının tamamı, seciye. 2. Ahlâk, huy, tabiat.
katre: Damla.
kifâyet: Kâfi miktarda olma, yetme, yeterlik.

-M-

maraz: Hastalık, dert, belâ, dayanılması güç durum.
mazhar: 1. Nâil olmuş, erişmiş, kavuşmuş; nâil olan, kavuşan, erişen, şereflenen. 2. Bir şeyin zuhûr ettiği yer, eşyâ ve madde.
medyûn: Borçlu, minnettar.
meftun: 1. Gönül vermiş, vurgun, müptelâ, düşkün. 2. Şaşkınlık derecesinde beğenmiş, hayran.
melâhat: Güzellik, şirinlik, tatlılık.
meleke: Bir işi uzun süre tekrarlayarak elde edilen el alışkanlığı ve ustalık, yatkınlık, kâbiliyet.
menfî: 1. Olumsuz, müsbetin zıddı. 2. Nefyolunmuş, sürülmüş, sürgün edilmiş. 3. Negatif.
mes’ûliyet: Mes’ûl, sorumlu olma, sorumluluk.
messeylemek: Dokunmak, el sürmek, temas etmek.
meydân-ı iftihar: İftihar, övünme meydanı.
meyl: 1. Meyil, bir tarafa doğru eğilmek. 2. Sevgi, muhabbet.
mîzan: 1. Terâzi. 2. Ölçü âleti. 3. Tartı âleti. 4. Âhirette günah ve sevabların, iyilik ve kötülüklerin ölçüleceği terazi, mânevî ölçü aleti.
muâmele: Birine karşı herhangi bir davranışta bulunma, davranış.
muktezâ: 1. İktizâ eden şeyler, gerekenler. 2. Sonuçlar.
mülâhaza: 1. Dikkatle ve teferruatıyla düşünme. 2. Dikkatle bakma.
müstakbel: Gelecek zaman, gelecekte olacak bulunan.
müstefîd: İstifade eden, fayda elde eden, kazanan.
müteessir: 1. Hislerine dokunulmuş, üzülmüş, kederli, mahzun. 2. Tesir almış.
mütemâdiyen: Devamlı, sürekli olarak, arkası kesilmeyerek.
mütevekkil: Tevekkül eden, yapması gerekenleri yaptıktan sonra işini Allâh’a havâle eden, Allâh’a güvenen.
müttakî: 1. Sakınan, çekinen. 2. Allâh’tan korktuğu ve O’nu sevdiği için günahlardan uzak duran.

-N-

nazargâh-ı ilâhî: Cenâb-ı Hakk’ın nazar kıldığı yer.
nâzil: 1. Nüzûl eden, yukarıdan aşağı doğru hareket eden, inen. 2. Bir yerde konaklayan, misâfir olan.
nefh: Üfürme, boru vesâireyi üfleme.
nefha: 1. Üfürme, nefes. 2. Güzel koku. 3. Rüzgarın bir kere esmesi.
nehy: 1. Yasak etme. 2. Dinen yasak olan şeylerden menetmek.
neseb: Soy.
nişâne: Eser, alâmet, emâre, iz, belirti.

-P-

pervâne: Işık etrâfında dönen küçük gece kelebeği.
perverde: Beslenmiş, terbiye ile yetiştirilmiş, büyütülmüş.
peydâ: Belli, açık, meydanda, zahirî, âşikâr.

-R-

radıyallâhu anh: Allâh ondan râzı olsun! radıyallâhu anhâ: Aynı duânın hanımlar için söylenilen şekli.
radıyallâhu anhüm ecmaîn: Allâh onların hepsinden râzı olsun!
radıyallâhu anhüm: Allâh onlardan râzı olsun!
râm olmak: 1. İtâat etmek, boyun eğmek, kendini başkasının emrine bırakma. 2. Kulun bütün varlığını Allâh -celle celâlühû-’ya bağlaması.
Rasûlü’s-sekaleyn: İnsanlar ve cinlerden meydana gelen iki âlemin peygamberi.
riâyet: 1. Îtibar, sayma, saygı, hürmet; gözetme. 2. Ağırlama, ikram. 3. Uygun davranış.
rikkat: 1. İncelik, yufkalık. 2. Nezâket. 3. İfâdede incelik. 4. Merhamet etme.
rikkat-i kalbiye: Gönül yufkalığı, gönül inceliği, merhamet.

-S-

sâik: 1. Sevk eden. 2. Husûsî sebep. 3. Âmil.
sallâllâhu aleyhi ve sellem: Allâh’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun!
selâset: İfâdede âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık.
sîmâ: 1. Yüz hatlarının toplu görünüşü, yüz, çehre. 2. Kişi, şahsiyet, tip.
sulta: Baskı, otorite, tahakküm.

-Ş-

şahsiyet: Bir ferdin kendine has görünüş, duyuş, düşünüş ve davranışlarının tamamı.
şecaat: Yiğitlik, cesurluk, korkusuzluk, kalb temizliği.
şehbâl: Kuş kanadında bulunan en uzun tüy, kanat.
şerâre: Kıvılcım.

-T-

tâbî olmak: İtaat etmek, bağlanmak, başka bir şeyin veya kimsenin tesiri altında kalmak, onun belirlediği sınır ve şartlara uymak.
taklit: Başkasının re’yi ile amel etmek. Benzemeye veya benzetmeye çalışmak.
takvâ: Allâh’tan korkma, Allâh korkusuyla dînin yasaklarından kaçınma.
talâkat: 1. Dil açıklığı, düzgün sözlülük. 2. Güleryüzlülük.
tashih: Yanlışı giderme, yanlışın yerine doğrusunu koyma, düzeltme.
tasvîb etme: Doğru bulma, uygun görme.
tecellî: 1. Görünme, belirme. 2. Kader, tâlih. 3. Allâh’ın lutfuna nâil olma.
tedâî: Çağrışım.
tekzîb: Yalan olduğunu îlân etme, yalanlama.
telakkî: 1. Kabul etme, alma. 2. Anlayış, görüş. 3. Şahsî anlayış, şahsî görüş.
temâyül: 1. Bir tarafa doğru eğilme, meyletme. 2. Bir kimse veya şeye taraftar olma, ilgi duyma.
tenâkuz: İki sözün birbirine uymaması, birbirinin zıddı olması, çelişki.
tenezzül: 1. Alçak gönüllülük gösterme. 2. İnme, alçalma.
tervîc: 1. Revaç verme, değerini artırma. 2. Destekleme, tutma.
teselsül: Ard arda gelme, birbirini tâkib etme, zincirleme.
teshîr: 1. Büyüleme, cezbetme. 2. Kendine bağlama.
teskîn: Sâkinleştirme, yatıştırma, durdurma.
teşkil: Şekillendirme, meydana getirme, yapma.
teşne: 1. Susuz, susamış. 2. Arzulu, istekli, hevesli.
teşrîf: Şereflendirme, şeref verme, gelme.
tevâzû: Alçak gönüllülük, gösterişsizlik, büyüklenmeme.
tevzî: 1. Dağıtma. 2. Herkese payına düşeni dağıtma, üleştirme.
tezâhür: 1. Zuhûr etme, meydana çıkma, belirme, görünme, gözükme. 2. Belirti.
tezkiye: Nefsi, her türlü kötü sıfatlardan ve menfî temâyüllerden temizleme, aklama ve güzel ahlâk ile tezyîn etme.
tezyin: Zînetlendirme, süsleme.

-U-

ucub: Kendini beğenmişlik, kibir ve gurura kapılma.
uhrevî: Âhirete âit, âhiretle alâkalı.
ulvî: Yüksek, yüce.

-Z-

zâhid: Zühd sahibi, şüpheli şeyleri ve helallerin bir kısmını dahi terk ederek günahlardan kaçan, dünyaya hak ettiğinden fazla değer vermeyen kimse.
zevâl: Yok olma, ölme, ölüm, alçalma, iyi hâlden kötü hâle düşme, düşkünlük.
zühd: Dünyaya, maddeye ve menfaate hak ettiğinden fazla değer vermeme, rağbet et-meme, kanaatkâr olma, her türlü dünyevî ve nefsânî zevke karşı koyarak kendini ibâdete verme.