İÇİNDEKİLER
ARAMA:

RASÛLULLÂH’I TAKİPTE KALBÎ KIVAM

Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in üsve-i haseneliğinden gereği gibi istifâde ederek ashâb-ı kirâmın ulvî ahlâkına yaklaşabilmemiz için öncelikle kalbî bir kıvâma ulaşmamız gerekmektedir. Zîrâ üsve-i hasene ile ilgili âyet-i kerîmede:

“Andolsun ki, sizden Allâh’a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh’ı çok zikreden (mü’min)ler için Rasûlullâh’ta üsve-i hasene (en mükemmel bir örnek) vardır.” (el-Ahzâb, 21) buyrulmaktadır.

Görüldüğü üzere âyet-i kerîmede beyân edilen “Allâh’a ve âhiret gününe kavuşmayı ummak” ve “Allâh’ı çok zikretmek” hususları, Rasûlullâh’ın örnek şahsiyetinden gereği gibi hisse alabilmenin mühim basamaklarını teşkîl etmektedir.

İbâdetler, belirli zamanlarda icrâ edilir. Lâkin îmânın muhâfazası her an şarttır. Kalbdeki kasırgalara karşı mukâvemet gösterebilmek de ancak zikr-i dâimî ile sağlanabilir.

Cenâb-ı Hak muhtelif âyet-i kerîmelerde:

“Ey mü’minler! Allâh’ı çokça zikredin.”35 buyurmaktadır. Lâkin bu âyet-i kerîmelerde belli bir sayı ve miktar bildirilmemesi sebebiyle, zikir emri kemâline masruftur.36 Bu durumda kula düşen de, her fırsatta ve güç yetirebildiği nisbette Allâh Teâlâ’yı çok zikretmektir.

Diğer bir âyet-i kerîmede de:

“…Allâh, gönlünü kendine çevirenleri doğru yola hidâyet eder. Bunlar, îmân eden ve gönülleri Allâh’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalbler, ancak Allâh’ın zikriyle itmi’nâna (hakîkî huzûra) erer!” (er-Ra’d, 27-28) buyrulmaktadır.

Allâh’ı zikretmek, hiç şüphesiz ki Allâh lafzının sadece kelime olarak tekrarlanması değil, onun, tahassüs istîdâdının merkezi olan kalbde mekân bularak ona huzur vermesi ve bir lezzet hâline gelmesidir. Kalbin zikir ile hâllenmesi netîcesinde kalbin marazları (hastalıkları) gider, kiri-pası temizlenir, nûr ile dolar, rikkat ve hassâsiyet kazanarak ilâhî sırlara teşne hâle gelir. Kalb vuruşları Hakk’a göre olunca da, niyetler ve ameller seviye kazanır.

Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir hadîs-i şerîflerinde:

“Allâh’ı sevmenin alâmeti, Allâh’ı zikretmeyi sevmektir.” buyurmuşlardır. (Suyûtî, II, 52)

Sevenler, sevdiklerini hiçbir zaman unutmazlar; dillerinden ve kalblerinden düşürmezler. Îman hayâtının zevk u safâsını yaşamak isteyen gönüller, zikri kalblerinde devâm ettirirler. Ayakta, otururken, yanları üzerine yatarken zikirde bulunup semâvât ve arzın yaratılışındaki ince, nâzenîn hikmetlere dalarlar da:

“…Yâ Rabbî! Bunları boşuna ve abes yaratmadın; noksanlardan münezzeh bir sübhânsın! Cehennem azâbından bizleri koru Allâh’ım!” (Âl-i İmrân, 191) derler.

Bu derinliği ve inceliği kazanamayan kalbi Allâh -celle celâlühû- istemez. Nitekim Zümer Sûresi’nin 22. âyet-i kerîmesinde:

“…Allâh’ın zikrine karşı kalbi katılaşmış olanlara yazıklar olsun!..” buyrulur.

Âyette zikirden uzaklaşan bir insanın, insanlık haysiyetini kaybettiği bildirilmektedir.

Hâsılı, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tâbî olup ondan gereği gibi istifâde edebilmek için kalblerin muhabbet-i ilâhî ile doldurulması, fânî muhabbetlerden sıyrılarak Allâh ve âhirete kavuşma niyeti ve zikrullâh ile tezyin edilmesi gerekmektedir.